Hayatım Bir Roman-3
15.05.2021 - 22:24

ZEKİ DURSUN

ZEKİ DURSUN

Hayatım Bir Roman-3

Çay satmanın yanında aynı zamanda fotoğraf çekmeye de devam ediyordum. O günlerde babaannem gözünden rahatsızdı ve kanserdi. Her hafta babamla birlikte Ankara’ya tedavi için gitmek zorunda kalıyorlardı. Babamın elindeki avucundaki tek gelir kaynağı olan emekli maaşı ise yetmiyordu.

 Ben de babama yardımcı olabilmek için kazandığım paraları ona veriyordum.

Babama her para verdiğimde bana söylediği “Oğlum senin yardımlarının bereketi çok büyük, Ninenin o kadar duasını alıyorsun ki, bu çabaların hiç boşa gitmeyecek emin ol.” sözleri hâlâ kulaklarımda.

Ben her sabah çok erken saatlerde kalkıp Pazara gittiğim için satıcılar çayın yanında tost gibi yiyeceklerin olup olmadığını da soruyorlardı. Tost makinem olsaydı bu istekleri de yerine getirebilirdim ama zaten eşyalarımı başkaları Pazar yerine getiriyordu.

Bir akşam bu konuyu aileme açtım. Bir pikapımın olması durumunda yiyecek de satabileceğimi ama şu an için bunu gerçekleştiremediğimi söylediğimde öğretmen olan Necati Abim de teyit etmişti bu düşüncemi. Bir gün eve geldiğimde ise evin önünde 1976 model bir Anadol pikap vardı ve marangozda yapılan iki çekmeceli masa tentenesi ile beni bekliyordu. Tost makinesi ve tüp bile vardı. 60 litrelik, üç demlikli bakır çay kazanı ile birlikte artık çaylarımı bu kazandan verebilecektim. İşte o an dünyalar benim olmuştu. Ehliyetim olmadığı için Pazar yerlerine babam sabah namazından sonra beni bırakıyordu. Pikabımla çıktığım ilk iş günümü kesinlikle unutmuyorum. Henüz pazarcılar gelmeden termosumda çay hazırdı. Kazandaki çayım demlenene kadar beni idare edebiliyordu.

Ayrıca peynirli ve sucuklu tostlarımı da önceden hazırlamıştım ki pazarcılar tost istediğinde vakit kaybetmek istemedim. Onlar istediğinde hemen ısıtıp verecektim. Sanki küçük bir tezgah değil, koca bir şirket kurmuştum.

O kadar heyecanlı ve sevinçliydim. Yavaş yavaş esnaf Pazar yerine gelmeye başlamıştı. Benim tezgahı gördükçe önce şaşırıyorlar sonra da benimle koyu bir sohbete dalıyorlardı. Onlarda bu durumdan memnun kalmışlardı. Siftah yapmam için ise hemen tost ve çay istiyorlardı. İlk gün olduğu için kimseden para almak istemiyordum ama onlar zorla bana tostun ve çayın parasını veriyorlardı. Pikabın parasını ödemem için paraya ihtiyacım olduğunu söylüyorlardı.

Kapalı çay tepsisine koyduğum 20-25 çay bardağı ile tezgahlara birer çay bırakıyordum. Artık kimseye çay içer misiniz diye sormuyordum bile.

Kimin çay isteyebileceğini, kimin ne kadar şeker aldığını, kimin nasıl çay içtiğini çok iyi biliyordum ve ona göre tezgaha çay bırakıyordum. Bütün Pazar esnafına çay servisi yaptıktan sonra ben de kendime 5 dakika sigara ve çay molası veriyordum.

Çayımı ve sigaramı içtikten sonra tekrar Pazar yerini dolaşıp boş çay bardaklarını topluyordum. Akşam olup hesaba gittiğimde ise kazan dibini getirdikten sonra hesabı görelim demeleri üzerine yedekte daima demli bir çaydanlık bırakıyordum. İsteyenlere son çaylarını veriyor, onların dostluklarını kazanıyordum. Bu benim için çok keyifli anlardı.

Fotoğraf işlerini de çay servisleri arasında yapıyordum, çok da güzel kareler yakalıyordum. Hiç unutmuyorum, çok soğuk bir kış günüydü. Elleri donmuş vaziyette simitlerini satmaya çalışan birkaç çocuk bir araya gelmiş satıcılardan toplayıp yaktıkları kartonlarla ısınmaya çalışıyorlardı. Kendilerinin de fotoğraflarını çekmemi isteyince ben de onları kırmadım ve fotoğraflarını çektim. Her zamanki gibi fotoğrafları çıkarmak üzere Beta Color’a gittiğimde o gazeteci abiyle karşılaşır mıyım acaba diye düşünerek biraz oyalanıyordum orada. Fotoğraf dükkanının kapısının her açılmasıyla birlikte beni gördüğünde gazeteci abinin bana “Acar muhabir” demesi çok hoşuma gidiyordu.

Çektiğim fotoğraflara bakıyor, içlerinden beğendiğini alıyor ve “Acar muhabir”e benden bir 36 poz ver diyordu dükkan sahibine. Ben bu sözleri duydukça yaptığım işten daha büyük bir keyif alıyordum. O çektiğim simitçi çocukların fotoğrafını da almayı ihmal etmedi. Çektiğim fotoğrafları müşteri kazanabilmek için çok uygun fiyata verdiğim için artık herkes benden fotoğraf çekmemi istiyordu.

Ve ben günde 36 pozu bitiremezken, iki 36 pozu bir günde bitirmeye başlamıştım. Bana göre fotoğraf bir sanattı ve ben bunu yapmaktan büyük keyif alıyordum.

Gazeteci abinin benim fotoğraflarımı alıp beni ödüllendirmesinden de anlaşıldığı üzere bu işi iyi yapıyordum.

 Gökten zembille inmedim...

Hayatı çok zorluklarla kazandım...

Cefayı çekmeyen sefanın kadrini bilemez: Hayatında dert ve sıkıntı çekmemiş olan kişiler, mutluluğun kıymetini anlayamazlar.

Diğer yazılarımı bekleyin..................

 

  • Beğen
YORUM YAZIN