
Hastane önüne gittiğimde herkes bana “yine bombayı patlatmışsın, acar muhabir” diye sesleniyorlardı. Ben de ne olduğunu merak etmiştim. Fotoğrafını çektiğim kocasından dayak yiyen kadının haberini sadece ben yapmıştım ve gazetede çıkmıştı. Ali Akgül’ün acar elemanı çekmiş diye konuşuyorlardı. Bu duruma sevinmiştim. Hastane önünde dururken bile hasta bakıcıların, staj yapan öğrencileri, doktorların resimlerini çekiyor ve para kazanıyordum. En güzel fotoğraflar habersiz çektiğim fotoğraflardı, bunlar daha doğal oluyor ve müşterilerin hoşuna gidiyordu. Okulda çektiğim fotoğrafları velilere verdiğim zaman güzel buluyorlar ve çoğaltmamı istiyorlardı.
Çünkü onların çektiği fotoğraflar bozuk çıkıyordu, artık okul çekimlerinde beni çağırıyorlardı. İşyerimdeki işlerde çoğalmıştı. Okullar tatil olunca ben yeni eleman aramaya başlamıştım. Camdaki eleman aranıyor ilanını görerek bugün Final Dergisi Dershanelerinde öğretmen ve müdürlük görevini yapan Hüseyin Uçar yanıma geldi. İşyerimin üstündeki dairede oturan ve şimdi Ankara’da bankada müfettişlik yapan Ersin Dilişen hepsi bu meslekten geçerek çok güzel yerlere gelmişti. Pazar yerlerinde önce amcamın oğlu Orcan yanımda işe başladı daha sonra astsubay oldu, daha sonra veteriner fakültesi öğrencisi çalıştı ve şimdi güzel yerlerde. Kim işini güzle yaparsa, fedakarlıkta bulunursa, çok güzel yerlere geliyorlardı.
Ama öğlene kadar yattıktan sonra işyerine gelen, sağdan soldan haber isteyen, alamayınca tehdit eden ise başarılı olamaz. Bunları niye yazdığımı merak ediyorsunuzdur. Sizinle pek çok şeyi paylaşmak istiyorum aslında, beleşe alışmış kişilerin isimlerini vermeyi. Aslında bunları ben alıştırmıştım beleşçiliğe. Rahmetli Ali ağabey insanlara bir kez yardım etmemi istese de ben herkese bedava görüntü ve resim veriyordum.
Dolayısıyla insanlar bedava habere ulaşmaya alışmıştı. Pazar yerinde çay satarken, diğer çaycının elamanları bardaklarımı çalardı veya kırarlardı, benim çay vermemem için, ama ben her zaman Pazar yerine çok erken gidiyordum ve çayımı demliyordum, diğer çaycılar ise Pazar yerine geç gelip geç çay çıkarıyorlardı ve işime engel olmaya çalışıyorlardı. Ama ben yine de yılmadan çalışıyordum ve başarılı oluyordum. Ramazan ayı gelmişti ve iş yerimiz kapalıydı sadece iftardan sonra açıyorduk. Sahura kadar kahvehanelerde tost satıyordum artık kahvehane yerlerini iyice öğrenmiştim.
Benim iş yeri Sille yolunda Alaeddin İlköğretim Okulu’nun yanında idi. Önce iş yerimin arkasındaki üç kahveye sonra Uğurlu’nun altındaki iki kahveye daha sonra ise Hacı Kaymak’taki üç kahveye sonrasında Şeker’deki kahveye, Muhacir pazarındaki 7-8 kahveye, Aydoğdu’daki kahvelere, Dündar Oteli’nin arkasındaki kahvelere giderdim. Kovamdaki tostları bitirir eve öyle dönerdim.
Gece 24,00’ü geçmeden önce Afra’da bulunan Özboyacılar’a giderek markımı alıyordum. Sahura doğru eve döndüğümde eşim “Tost kokuyorsun, seni sokaktaki köpekler yer” diye şaka yapardı. Ama bu koku bana parfüm gibi gelirdi. Gündüz ise saat 10.00’dan sonra ise Pazar yerlerine giderek pazarcıların resimlerini çekiyordum ve aynı gün resimleri dağıtıp paralarını alıyordum. Saat beşe doğru hastane önüne gidiyordum, bu saatlerde oruçlu insanlar daha sinirli olduğu için kavga eden insanlar çok geliyordu. Ben sadece foto muhabirlik yapıyordum. Bir gün bir gazetenin müdür yardımcısıyla tanıştım. Bu kişi çok sevdiğim ve halende hasbihal ettiğim Uğur Özteke ağabeyimden başkası değildi. Uğur Özteke’yle tanıştıktan sonra hayata bakışım değişti. Artık gazeteciliği daha çok istiyordum, gece-gündüz onunla haber paylaşıyordum. Bir gün Uğur ağabey beni yanına çağırdı, “Bizimle de çalışabilirsin.” dedi. Artık iki kişiyle haberlerimi paylaşacaktım. Ben iş yapmak ve çevre edinmek istiyordum. Haberlerim başka arkadaşların isimleriyle çıksa da ben bu durumdan gocunmuyordum.
Çünkü rahmetli Ali Akgül’ün bana her zaman söylediği bir söz vardı. “Seni basındakiler tanısın, görsün ve güvensin, ondan sonra sana referans olurlar.” derdi. Bir basın kuruluşunda çalışabilmem için onların bana “iyi muhabir” demeleri gerektiğinin altını çizdi. “Gün gelecek sen iş istemeden sana sahip çıkarlar.” sözünü ise ben de onaylamıştım. Bir gün Yapıcı İş merkezinin altında Beta Color’un şubesinde çalışan Osman Sarı diye arkadaşa çektiğim fotoğrafları getirdim ve tab yapıyordu. Bir gün hastane önünde bir kavga oldu.
Sadece fotoğraf çekmiştim diğer gazeteciler kamerada çekiyorlardı, ben onları seyrettikten sonra artık bu işi yapıyorsam bir kamera alma zamanım gelmişti. Fotoğrafları çıkarmaya gittiğimde Osman’a bir kamera alacağımı söyledim o da bana bir arkadaşını olduğunu ve ondan sony kamerası alabileceğimizi söyledi. Bu arkadaşın yanına gidip kamerasını 400 TL’lik kamerayı aylık ödemeler şeklinde aldım.
Artık bir kameram oldu. Kamera çekimini öğrenebilmek için ise Uğur ağabeyin yanına gittim. Bunun üzerine Zafer Samancı ve Şenol Demirbaş bana kamerayı öğretiyorlar ben de onlara haber konusunda yardımcı oluyordum. İşler öyle gelişiyor, zaman öyle ilerliyordu ki, zamanın nasıl geçtiğini anlayamıyordum. Haberlere yetişemiyordu, çünkü sadece hastane yani adliye muhabiri değildim, aynı zamanda toplantılara da gidiyordum. İşi öğrenmeye çalışıyordum, fedakar olayım diyordum ama yaptığım işlerden bir lira almıyordum. Artık kamera çekimini de öğrenmiştim ve bir TV kanalıyla çalışmam gerekiyordu.
Gazeteden önce ulusal bir kanal istiyordum. Ali ağabeyimle çalışırsam benim gibi ulusal bir basın kuruluşuyla çalışmalıydım, bir gün Kanal 6’yı aradım ve onlarla çalışmak istediğimi söyledim. Onlar da beni deneme sürecinden geçireceklerini söylediler. Böylelikle onlarla çalışmaya başladım. Hatırlıyorum da ilk görüntümü çektiğimde kaseti garaja götürdüm ve gece 00.12 arabasına verdim....