Yerin Altındakiler
10.01.2021 - 14:25

N.YILDIZ ERDAL

N.YILDIZ ERDAL

 Yerin Altındakiler

Soma ve Ermenek faciaları olmasa ne kadar düşünürdük ki Türkiye’nin maden işçilerini.Kelebeğin Rüyası’nda içimiz ürpererek dokunmuştuk hikayelerine. Kelebeğin Rüyası’nı izlemişler miydi acaba ve bir sinema salonunun karanlığını, yer altındaki karanlıkla kıyaslamışlar mıydı? Titanik’i biliyorlar mıydı? Dünyadaki başka madenleri,madencileri merak etmişler miydi.Bir tehlike anında ne yapacaklarını hesaplamışlar mıydı?Kriz planları var mıydı?Yoksa hesap kitap bilmeden,kader inancının o geniş kollarına mı sığınmışlardı?Gözlerini karartarak.Ne de olsa bu ülkede tehlikeli işler gözü kara yapılırdı.

 Onları ilgilendiren anneleri,babaları,eşleri,çocuklarıydı. Mecburdular ve yerin derinliklerinde ,yer altı dostluğu denen o madenci dayanışmasına sığınmak da bir sığınaktı.Bu dostluk ve dayanışma –kader ortaklığı-yer yüzündekinden daha gerçekti.

Tuhaf bir işleri vardı.

 Tuhaf bir cesaretleri vardı. Tuhaf bir iyimserlikleri vardı. Tuhaf bir ölümleri vardı. Bir belgeselde izlemiştim.Zonguldak’taki madenlerden birinde çalışan bir işçi alnını gösterek “burda yazıyorsa ölümden kaçış yok ağbi ”demişti.Bir başka genç madenci ilk başlarda ocağa çok korkarak indiğini ,başka bir iş bulmayı epey düşündüğünü ancak zamanla mecburen kabullendiğini belirtmişti. İki gün çalışıp,yer altında yaşayamayacağını anlayan başka bir madenci ise bir lokantada bulaşıkçı olarak iş bulmuş ve bulaşıkçılığı madenciliğe yeğlemişti.

“Ne iş olursa olsun ,yeterki yerin üstünde olsun, razıyım” diyordu. Her halukarda zor bir işti ve buna rağmen iş yükü hafifletilmediği gibi ,her tür ihtimal,risk görmezden geliniyordu.Bu, ekmek parası denen şeye sadece maden işçilerinin değil patronların,maden mühendislerinin,avukatların da ihtiyacı vardı. Ya bizler?Yeryüzündeki hayatlarımızı onların yer altındaki hayatlarıyla hiç kıyaslamış mıydık?İşimizi onların işiyle,gücümüzü onların gücüyle,klostrofobimizi onların klostrofobiye kayıtsızlığıyla.

Belki içlerinde kapalı mekan korkusu olanlar vardı ve mecburen unutmak zorunda kalmışlardı korkularını.Korkmak utanç verici bir şeydi bu topraklarda.Her tür korkuyu bastırmak delikanlılıktı. Psikoloji uzak bir bilim dalıydı madenciliğe. Hukuk uzaktı. Jeoloji çok uzaktı. Her gün asansörlerle yerin altına inen bu insanların Dünya’nın içi,derinliği hakkında da hiçbir bilgileri yoktu.

Belki de ilkokulda öğrendikleri dünya yuvarlağı ile içine girdikleri dünyayı hiç kıyaslamadılar.Dünyayla bu kadar yakın,iç içe ama dünya bilgisinden bihaber bu insanların taşeronları,çalıştıkları ocakların sahiple- ri de yabancıydı GEO’ya.Büyük ihtimalle hiç dünya belgeseli izlememişlerdi.Yer kabuğu,yer altı suları,yeryüzü katmanlarını bilmiyorlardı.

Her bir maden ocağı- nın Dünya için aslında potansiyel bir sorun kaynağı olduğunu,ocakların yer altı dengelerini ve fay hatlarını olumsuz etkilediğini.Dünyanın tepkileri olduğunu. Bir madeni tonlarca suyun basması ihtimalinin her zaman olduğunu.

Bunun da önlenebilir bir durum olduğunu.Bilseler de aldırmıyorlardı.Mühendislerin bilme- si kafiydi ve yazılan raporlara zerre kadar riayet etmeme hakları vardı.Önce kendi canları ,cananları. vardı.Maden sahiplerinin.Avukatları vardı.Politiktikaya yatkınlıkları,politikacılarla yakınlıkları vardı.En kötü cezanın bile madende ölmek olmayacağını çok iyi biliyorlardı. Mesele dünya,bilimsel gerçekler,insan hayatı değil,paranın muhasebesiydi.Bu adamların daha çok muhabesebecilerine hürmetleri vardı. İşçilerine zerre kadar değer vermeyen, çalışanlarının yeme, içme ,tuvalet ihtiyaçlarını dahi o karanlık dehlizlerde karşılamalarını reva gören anlayış sadece maden ocaklarında değil pek çok iş sahasında geçerliydi Türkiye’de.İnşaatlarda,tersanelerde,fabrikalarda.İşçiler ölüyordu ve yeterli güvenlik tedbirleri alınmıyordu.

DAHASI..ÖTESİ...

Asıl sorumlu kim,sorumluluk nerede ,kimde bir türlü bulunamıyor.Aranmıyor da.Her tür takip ve tespitin kırıldığı bir nokta var.Devreye giren politik hatır gönül (çıkar)ilişkileri var.Kimse kimseyle vicdan ilişkisi içinde değil.Yani hiçbir patron,avukat,mühendis ortaya çıkıp pişmanlığını itiraf etmiyor.Bu tür bir gelenek de yok ülkemizde.Suçluluk duygusu da yok.Belki.Oysa dünyayı kurtaracak olan suçluluk duygusudur bazen.

 Bir kazada ne kadar çok ölü varsa o kadar kuvvetli ölüler. Toplu ölümlerin ardından dökülen gözyaşları ise havadaki ağır kimsesizlik,çaresizlik kokusunu yok edemiyor.Sorulamayan hesaplar başka bir bahara kalıyor ,olmazsa ahirete havale ediliyor.Ahirette hesaplaşma inancı da olmasa bu insanlara yürek daya- namaz.. Yeni Türkiye’nin her yerinden tel tel dökülen hayat hikayeleri.Kara düzen ma- denler,ilkel çalışma koşulları.İşe yaramayan gaz maskeleri,tozlu paslı lavabolar. Bambaşka bir yer,zaman,yüzlerce yıl geride.Asla güncellenmemiş.Yol,su,elekt- rik götürülse de insanlık götürülmemiş.

Görülen o ki “Yeni Türkiye” asla Soma’da ,Ermenek’te değil.Bu bakış açısıyla ulaşılabilecek bir hedef değil. Soma Somali’yi çağrıştıryor. Ermenek faciası Titanik’i.Çağrıştırıyor. Maden işçilerinin ölümünden sadece patronları sorumlu tutmak da haksızlık olur.Pek çok suçlu var.Pek çok neden var. Titanik’in yönetmeni James Cameron’un sözleri Soma’daki,Ermenek’teki faci- alara da açıklık getiriyor:

“Titanik her zaman aklımın bir köşesindedir.Titanik’i batıran nedenleri unutmamaya çalışırım.Bu bilme ve unutmama çabası mantığımı güçlendirir.Titaniği batıran sadece buz dağı değildi.Titanik tek bir nedenden dolayı batmamıştır.

Değiştirilen rota,dürbünün dolapta unutuluşu,gözcülerin uyku dalgınlığı,telsiz operatörünün telsiz sinyallerine riayet etmemesi ve kapatması,Kaptan Simith’in hız konusunda limitlere uymaması (hızı iki kat arttırması),bir bölmedeki kömür yangının çok geç söndürülmesi,okyanusta aşırı soğuk havadan kaynaklanan ufuk kaybı(yanılsama)...

,Uyarı fişeklerinin yetersiz oluşu,yardımcı kaptanların yanlış manevra kararları.Thomas Endru’nun kibri...” Soma ve Ermenek’i asla unutmamamız,aklımızın bir köşesinde tutmamız gerekiyor.

  • Beğen
YORUM YAZIN